Daha doğrusu biz öyle sanıyorduk. Birkaç hafta önce ovaya büyük bir toz bulutu yayıldı. Bir ordunun yaklaştığını gördük. Elf topraklarını adeta bir kasırga gibi yerle bir ettiler. Hemen kaçmak zorunda kaldık. Onları durdurmak için yapabileceğimiz hiçbir şey yoktu.”
“Düşman hakkında ne biliyorsun?” diye sordu Pruna.
“Tek bildiğim bu,” dedi Mürver. “Yardım çağırmak için hemen yola çıktım. Bu sırada arkadaşlarım da birkaç cesur Elfi toplamaya hazırlanıyor. Şövalyeler gelene kadar düşman ordusunu yavaşlatmaya çalışacaklar. Şatoya varmak ve hepinizi uyarmak için gece gündüz yol aldım. Şimdi her şey size bağlı, Kraliçe Veronika.”
“Düşman topraklarımızda. En kısa zamanda durdurulmaları gerek,” dedi Kraliçe. “Pruna ve Karadiken; şövalyeleri şatoya toplayın. Atı ve silahı olan herkese haber gönderin. Yarın yola çıkıyoruz. Ben de sizinle birlikte geleceğim.”
“Ben de,” dedi Lotus.
“Kesinlikle hayır!” diye atıldı annesi.
“Mecburum. Elfler hayatta kalmak için savaşırken evde oturup saklanmam.”
“Ama…” diye lafa girecek oldu Kraliçe.
Lila hafifçe Kraliçe’nin koluna dokunarak lafa girdi: “Lotus haklı. Bir gün Elflerin kraliçesi olacak. Tehlikede olduklarında yanlarında olması gerekecek.”
Kraliçe derin bir iç çekti. Sonra başıyla onayladı.
Lotus, şatoya girerken Lila’ya eğilip fısıldadı: “Teşekkür ederim.”
“Bana teşekkür etme,” dedi Lila hüzünlü bir sesle. “Sana bu yüzden bir şey olursa, hayatım boyunca kendimi affetmeyeceğim.”
Ertesi gün tüm Elf ordusu kuzeye doğru hızla yola çıktı. En önde şövalyeler vardı. Onların arkasında ise mızrak ve baltalarıyla binden fazla Elf yürüyordu. Ellerindeki silahlardan ve cilalı kalkanlarından güneşin ışıkları yansıyordu. Atlar kişneyerek başlarını sallıyordu. Ahırda geçirdikleri uzun kış mevsiminden sonra dışarı çıkıp özgürce yürümek hoşlarına gitmiş olacaktı.